Transatlantik: Çözüm süreci bölgeyi nasıl etkiler? | ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması

28.07.2026 medyascope.tv

28 Temmuz 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta Ömer Taşpınar yok. Gönül Tol'la Türkiye'yi, Ortadoğu'yu ve ABD-Suudi Arabistan Nükleer Anlaşması'nı konuşacağız. Gönül, merhaba.
Gönül Tol: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Evet, ben Ankara'dayım. Bugün Meclis’te çerçeve yasanın komisyona gelmesi bekleniyordu ama haftaya kaldı. Görüldüğü kadarıyla, devletle Öcalan arasında bir anlaşma yapılmış ve bu anlaşmaya göre, 6 ay, 1 yıl gibi bir zaman dilimi içerisinde kademeli bir şekilde PKK'nın feshi ve silah bırakmanın tamamlanması bekleniyor. Kandil'den, Avrupa'dan ve cezaevinden binlerce kişiyi kapsaması düşünülüyor. Onun detaylarına girmeden önce şöyle bir soruyu konuşalım istiyorum: PKK defteri kapanırsa bölgede ne olur? Çünkü PKK sadece Türkiye'de değil, Suriye'de, İran'da ve Irak'ta da etkili. Ama en önemlisi tabii ki Türkiye'de etkili. Yaklaşık 50 yıllık bir tarih var. Bölgede daha önce örneklerini gördük, Yunanistan, Suriye, İran gibi ülkeler, PKK'nın varlığından bayağı da memnun olmuşlardı. Hatta bu sefer de bu sürecin başarıya ulaşmaması için özellikle İsrail'in çaba sarf edebileceği yolunda rivayetler de var. Ne dersin, PKK defteri kapanırsa bölgede neler değişir?
Gönül Tol: 80'lerden itibaren, Türkiye'nin bölgedeki yakın komşularıyla ilişkisinde PKK çok önemli bir rol oynadı. Türkiye'nin bölge politikasını şekillendiren ana aktörlerden bir tanesiydi PKK'nın Kuzey Irak'ta, Suriye'deki varlığı, İran'la ilişkileri. Bu, Türkiye'nin komşularıyla ilişkilerini çok komplike hale getirmişti. Birincisi bu. PKK'nın çözülmesi aslında bir süredir hükümetin, Türkiye bölgede farklı bir güvenlik ekseninden çıkmış, çok katmanlı bir siyaset izlemeye çalışıyor. PKK'nın feshedilmesi bu süreci taçlandıracak bir gelişme. Bunun detaylarını özellikle Irak özelinde açarız. PKK'nın varlığının bir diğer etkisi de aslında bölgedeki, Irak'taki, Suriye'deki, İran'daki Kürt siyasetini bölüp zayıflatması oldu ve artık resimden çıkması, bu Kürt siyasetini de rahatlatacak bir gelişme.
Birinci konuya dönecek olursak: En çarpıcı etki, Türkiye'nin Irak politikasında gibi görünüyor. Çünkü Suriye'de zaten dengeler çok dramatik bir şekilde değişti. Esad'ın devrilmesi ve Amerika'nın Suriye'den çıkmasıyla birlikte Türkiye'yi uzunca bir süredir rahatsız eden o PYD varlığı, Rojava ile yaşanan gerginlikler, bir çözülme yoluna girmiş durumda. Şam ve Suriyeli Kürtler arasında devam eden bir müzakere süreci var. PKK'nın feshedilmesi, bu süreçteki ivmeyi de hızlandıracaktır. Ama zaten Türkiye 2024 sonundan itibaren Suriye'de bir rahatlama içerisine girmişti.
Türkiye'nin Irak politikasına baktığımızda, 80'lerden bu yana PKK Türkiye'nin Irak politikasını şekillendirmede çok başat bir rol oynuyor. Yanılmıyorsam 1983'te Saddam'la imzalanan bir sınır güvenliği anlaşması vardı ve o sınır güvenliği anlaşması ile birlikte Türkiye, PKK ile ilgili güvenlik endişelerini temel göstererek Kuzey Irak içerisine girebiliyordu. Türkiye'nin Irak politikasında ve PKK'nın o ana eksene oturmasında dönüm noktası I. Körfez Savaşı'ydı. 1991'den itibaren orada oluşan bir Kürt varlığı ve bunun Türkiye'de yarattığı rahatsızlık vardı. Türkiye Irak'a baktığında temel olarak gördüğü şey, bu güvenlik kaygısıydı. 2003’te Irak'ın işgalinden sonra bu kaygının arttığını görüyoruz. Türkiye Irak'a karşı güvenlik merkezli bir politika izledi. 2009 yılında bir dönüşüm yaşandı, içeride bir Kürt açılımı söz konusuydu. Hatırlayalım, Davutoğlu, Erbil'e çok tarihi bir ziyarette bulunmuştu. Kürdistan bölgesel yönetimi liderleriyle buluşmuştu, Erbil'de bir konsolosluk açılmıştı. İçeride PKK ile yürütülen sürecin bir yansıması olarak, Türkiye'nin Irak politikası da dönüşmüştü. Güvenlik ekseninden biraz daha kaymıştı, Kürtlerle yürütülen ve şu anda da bu arada başımıza bela olan bir enerji işbirliği söz konusuydu. O zaman da yanlış politikalar yürütülmüştü. Yani Bağdat'ı bypass ederek Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile geliştirilen bir enerji işbirliği vardı. Bu, Kürdistan Bölgesel Yönetimini Bağdat nezdinde zor durumda bırakmıştı, Bağdat siyasetinde izole etmişti. Fakat bir pozitif etkisi olmuştu; o güvenlik eksenli siyasetten geri adım atılmıştı.
Fakat 2014 yılından itibaren, ki 2014 önemli bir yıl, IŞİD'in Musul'u ele geçirdiği, bir halifelik ilan ettiği, bir devletçik ortaya çıkarmaya çalıştığı bir dönemdi ve o dönem Suriye'de de Türkiye'yi endişelendiren gelişmeler oluyordu. Suriye'de de 2014 yılı Obama yönetiminin PYD'ye silah vermesi, Kobani olayı ve bununla yükselen Türkiye'de Kürtler devlet kuruyor endişesi ve bunun yansımalarını Irak siyasetinde de görmüştük. 2014'ten itibaren Irak'ta, yeniden o güvenlik eksenli politikaya dönüşü görmüştük. Türkiye bir süredir başarılı da bir şekilde bir Irak politikası yürütüyor bence. Bu Irak politikasının özünde, Bağdat'la çok daha yakın çalışma isteği var ve sadece PKK'ya odaklanmayan ama aynı zamanda bir bölgesel ekonomik entegrasyonu, mesela Irak Kalkınma Yolu gibi altyapı projelerini önceliyor. Türkiye Irak’ı, Körfez'den Avrupa'ya bölgesel entegrasyonun kapılarından biri olarak görüyor. Enerji işbirliği söz konusu. Yani Türkiye bir süredir çok katmanlı bir Irak politikası izliyor. PKK'nın burada devreden çıkması bu politikada elini çok daha rahatlatacaktır.
Bir de burada tabii İran faktörü var. Yine 80'lerden itibaren hem İran'la ikili ilişkilerde hem de Türkiye'nin İran'la Irak kontekstindeki ilişkisinde PKK hep bir meseleyi komplike hâle getiren bir faktör olmuştu. Şimdi bir taraftan Amerika ve İsrail'le savaş içerisinde olan bir İran var. 7 Ekim'den itibaren İran'ın kurduğu network'ün zayıflaması faktörleri var ve bu faktörler Irak siyasetinde İran'ın varlığını nasıl etkiliyor, onları düşünmek lazım. Bir de, Türkiye'nin İran'la Irak içerisinde hep bir güç mücadelesi oldu, İran kendisini Talabanilere daha yakın gördü, PKK'yla daha yakın olan siyasi hareketleri destekleyen adımlar attı ve bu arada Kuzey Irak, İranlı Kürtlerin de aslında kendini merkeze aldığı bir yer de oldu. Bütün bunları göz önüne bulundurduğumuzda, PKK'nın feshedilmesi, silah bırakması bence en dramatik olarak etkisini Türkiye'nin Irak siyasetinde gösterecek.

Ruşen Çakır: Evet, gerçekten çok önemli. Bir de tabii şöyle bir perspektif de var: Öcalan'ın geçen çözüm sürecinden beri dile getirdiği, ‘’Türkiye'de bu sorunu çözersek, Türkiye bölgede çok güçlü olur ve aynı zamanda bölgedeki diğer ülkelerdeki Kürtler üzerinde bir hegemonyası da olabilir’’ önermesi de var. Ama tabii bunlar böyle niyetle olabilecek işler değil. Bölge çok karışık, ama epey yeni bir dönem olacağı kesin. Daha yeni Kandil'e gitmiş birisi olarak, orası yıllardır, yanılmıyorsam 2000’in başından beri PKK'nın denetiminde olan, binlerce militanın yaşadığı bir bölge. Mesela o kalkacak gibi görünüyor.
Suudi Arabistan-ABD nükleer anlaşmasını sormak istiyorum. Bir taraftan İran'a nükleer konusunda çok büyük bir baskı yapılıyor bölgede. Diğer yandan ABD ile Suudi Arabistan böyle bir anlaşma yapıyor. Bir de çok garip bir zamanda, tam da İran tartışılırken. Nedir bu işin aslı? Nükleer anlaşma derken hakikaten işin ucunda nükleer silah da var mı yoksa nükleer enerji üzerine, Türkiye'deki Akkuyu gibi ondan ibaret bir şey mi?
Gönül Tol: Tabii Trump bunun ondan ibaret olduğunu, barışçıl bir nükleer işbirliği olduğunu söylüyor ve bir uranyum zenginleştirmesinin söz konusu olmadığını söylüyor. Anlaşmanın tam metni henüz kamuoyuyla paylaşılmadı. Fakat bugüne kadar sızdırılan bazı şeyler ve Suudi yetkililerin söyledikleri var. Bütün bunları göz önüne aldığımızda, aslında bunun Suudi Arabistan'ın nükleer silahlanmasının önünü açacak bir anlaşma olduğunu görüyoruz. Çünkü Suudi Arabistan, uranyum zenginleştirmeyeceğine dair bir taahhütte bulunmuyor, ki bu çok önemli. Muhammed bin Salman uzunca bir zamandır "Eğer İran nükleer silah edinirse Suudi Arabistan da nükleer silahlanmaya gidecektir" diyor. Eğer bunu arka planda okursak bu anlaşmanın önemini daha net görürüz. İki şey eksik bu anlaşmada. Birincisi, Suudi Arabistan dediğim gibi uranyum zenginleştirmeme taahhüdünde bulunmuyor. Bir de, nükleer silahlanmanın önlenmesi çerçevesinde tarafların imzaladığı bir ek protokol var. Bu ek protokol Birleşmiş Milletlerin denetim yapabilmesinin önünü açıyor, Suudi Arabistan bu ek protokolü de imzalamamış. Bütün bunlar Suudi Arabistan gerçekten bir nükleer silah edinmek istiyor endişesi yaratıyor.
İkinci olarak, bu Suudi Arabistan'la imzalanan anlaşma neden önemli? Çünkü bölgede nükleer silahlanma yarışı başlatabilir. Bu iki noktayı biraz açmak istiyorum. Birincisi, Amerika son 50 yılda imzaladığı bütün nükleer işbirliği anlaşmalarında -ki bunlara 123 Anlaşmaları deniyor- nükleer yakıt üretimini dahil etmedi hiçbir zaman.  Amerika, bölgede daha evvel Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri ile imzalamıştı bu anlaşmaları. Uranyum zenginleştirmesi bu anlaşmaların hiçbir zaman bir parçası olmadı.
İkincisi, dediğim gibi Amerika bu anlaşmaları imzaladığı ülkelerden ek protokolü imzalamasını talep etti. Böylece Birleşmiş Milletler istediği zaman denetim yapabilecek. Bu tabii şeffaflık getiriyor sürece ve bu Amerika'nın bu 50 yıldır benimsediği bir pratik. Diğer nükleer ülkeler de -ki bunun içerisinde Fransa, Rusya, Çin, Güney Kore, Japonya var- Amerika'nın bu pratiğini benimsediler; bu konuda Amerika'yı örnek aldılar. Zaten 1968'de imzalanan NPT (Non-Proliferation Treaty) denilen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması var ve bu aslında çok başarılı bir rejim oldu bugüne kadar. 1968'den bu yana yeni nükleer silah edinen ve nükleer silahını tutan dört tane ülke var sadece. Yani çok başarılı bir rejim. Suudilerle imzalanan bu anlaşma bütün bunların altını oyuyor. Tabii Suudilerin ek protokolü imzalamayı reddetmiş olmaları ve anlaşma imzalandıktan sonra Suudi yetkililerin çıkıp "Biz bunun bir parçası olmadık ve uranyum zenginleştirilmesinin de önünü açıyor" demesi çok önemli. Trump'ın "Hayır, uranyum zenginleştirmesi olmayacak" demesinin, bu anlamda bir anlamı olmadığını görüyoruz. Buradaki ironi, bu anlaşma, tam da İran nükleer silah sahibi olmasın diye başlatılmış bir savaşın ortasında imzalanıyor. İronilerden bir tanesi bu.
Bir diğeri de İsrail yıllardır Amerika'ya "İran eğer nükleere giderse bu bölgede bir nükleer silahlanma yarışını tetikler" diyerek baskı yapıyordu. Şimdi Amerika eliyle bu nükleer silahlanma tetiklenmiş oluyor. Bölgesel sonuçları nedir? Zaten bu 28 Şubat'ta başlatılan savaşın ardından pek çok İran uzmanı, yeni İran rejiminin mutlaka nükleer silah edineceği konusunda mutabık. Eğer o konuda herhangi bir kafa karışıklığı var idiyse bugüne kadar, bugün Suudi Arabistan'la imzalanan anlaşmanın ardından o kafa karışıklığı giderilmiş oldu bence. Çünkü böyle bir anlaşmadan sonra, yani Suudilerin nükleer silah edinme potansiyelinin bu kadar arttığı bir konjonktürde, İran rejiminin nükleer silah edinmemesi çok küçük bir ihtimal, bu bir.
İkincisi, Birleşik Arap Emirlikleri, -ki Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan arasında ciddi bir güç mücadelesi var- Amerika ile 2009 yılında, bu biraz evvel bahsettiğim ‘’123 Anlaşmaları’’ çerçevesinde benzer bir nükleer işbirliği anlaşması imzaladı. Fakat o anlaşmayla, Birleşik Arap Emirlikleri "Ben uranyum zenginleştirmeyeceğim, bunun taahhüdünü veriyorum" dedi. İkincisi, ek protokolü imzaladı. Fakat "Eğer Birleşik Arap Emirlikleri'ne komşu ülkelerden bir tanesi Amerika'yla daha imtiyazlı bir anlaşma imzalarsa, o zaman bu anlaşmanın metni yeniden müzakere edilebilir" diye bir madde var. Bu ne demek oluyor? Birleşik Arap Emirlikleri Suudilerle imzalanan bu anlaşmaya bakacak ve "Ben de yeniden bunu müzakereye aç istiyorum, uranyum zenginleştirme haklarını ben de talep ediyorum" diyecek.
Bir diğer konu, Mısır ve Türkiye gibi ülkeler. Her iki ülkede çok büyük nükleer santraller inşa ediyor. Amerikalı yetkililer iki ülkeye nükleer yakıt üretmemesi için baskı kuruyor bir süredir. Fakat her iki ülke de bu baskıyı reddediyor. Zaten hatırlarsak, Hakan Fidan, bir gazetecinin "Türkiye nükleer silah edinme konusunda ne düşünüyor?" sorusuna çok muğlak bir yanıt vermişti. O yüzden Mısır ve Türkiye gibi ülkeler de bu konudaki tutumlarını değiştirebilirler ve bu da bölgede bir nükleer silahlanma yarışını hızlandırabilir. En büyük endişe bu. Fakat bu anlaşmaya karşı olanları rahatlatan birkaç şey var Ruşen.

Ruşen Çakır: Kusura bakma sözünü keseceğim ama seni dinlerken şu soru aklıma geldi: Suudi Arabistan nükleer silaha sahip olmak istiyor, tamam, kime karşı? Suudi Arabistan'a yönelik herkes tehdit olabilir, tamam, ama esas olarak, İran'ın bölgede başta İsrailliler olmak üzere herkesle bir derdi var ve İsrail'in nükleer silahı olduğu için, İran'ın nükleer silaha sahip olmasını bir yerde anlayabiliyoruz. Suudi Arabistan'la İsrail arasında çok büyük bir sorun yok. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri silahı ne için istiyor olabilir? Bir de tabii söylediğin şey çok önemli, bir yarış var. Suudi Arabistan gibi zengin ama nispeten küçük bir ülke nükleer silaha sahip olmayı isterken, Mısır, Türkiye ve İran gibi bölgenin büyük ülkeleri haydi haydi ister diye insan düşünüyor.
Gönül Tol: Evet, Suudi yetkililerle konuştuğunuzda -ki biz Suudi Arabistan'ın Washington Büyükelçisini burada misafir etmiştik- onun söylediği şeylerden bir tanesi, en büyük tehdit olarak kendilerine İran'ı ve bu yeni İran rejimini görmeleriydi, onun altını çizmek lazım. Trump yönetimine dair çok büyük bir hayâl kırıklığı var. Aslında İran, Körfez ülkeleri tarafından hep bir tehdit olarak görülüyordu. Fakat 2019 yılında İran Suudi Arabistan'ın petrol altyapısına saldırmıştı. Trump Amerikan Başkanı’ydı ve İran'a yanıt vermek için Suudi Arabistan'ın yanında yeterince güçlü durmadı. Bu, çok büyük bir hayâl kırıklığı yaratmıştı Körfez ülkelerinde. 2019'dan itibaren aslında bu ülkelerin İran'a dair politikasında bir değişikliğe gittiğini gördük. Neydi o değişiklik? Çin arabuluculuğunda bir normalleşme olmuştu, İran'la diplomatik kanallar güçlendirilmişti. Suudi Arabistan ve belki daha az ölçüde Birleşik Arap Emirlikleri "Biz İran'ı dışlayarak, militarist bir tavırla kolunu kanadını kıramıyoruz, o nedenle İran'ı angaje etmemiz gerekiyor" görüşüne kanaat getirmişti. Bir süredir zaten İran'la bir angajman siyaseti güdülüyordu, ta ki İsrail ve Amerika İran'ı yeniden savaşın içine çekinceye kadar ve İran buna misilleme olarak Körfez ülkelerine saldırıncaya kadar.
Bundan önceki lider Hamaney aslında çok pragmatikti ve nükleer silah edinme konusunda şimdiki rejimden çok daha dikkatliydi. Şimdi Suudi Arabistan ve bölge ülkeleri İran'a baktığında birkaç şey görüyor. Birincisi, yeni rejim çok daha radikal, ikincisi, mutlaka bir nükleer silah edinecek ve ‘’eğer biz nükleer silah edinmezsek bizim caydırıcılığımız olmayacak.’’ Bu resme bir de şunu ekleyelim; Amerika'ya hiçbir zaman güvenemezsiniz, yani Amerika'nın güvenlik garantilerine güvenemezsiniz. Bunu en net bu savaş sırasında gördüler. Bütün bunlar aslında Suudi Arabistan gibi ülkeleri nükleer silah edinme konusunda motive ediyor.
Tabii bunun bir de ideolojik, milliyetçi boyutu da var. Muhammed bin Salman, Suudi Arabistan'ı bölgenin lideri, bölgenin en ağır topu olarak görüyor. Dolayısıyla, İsrail'in ve İran'ın nükleer silah edindiği bir bölgede bölge liderliğine oynayan bir ülkenin nükleer silah edinmesini, o ulusal prestijin bir parçası olarak görüyor. Bence Erdoğan da benzer şekilde, kendisini Türkiye'yi nükleer kulübün bir üyesi yapmış bir lider olarak görmek istiyor. Mısır da benzer şekilde. Yani o güvenlik kaygılarının ötesinde, bunun bir de ideolojik ve ulusal prestij boyutu da var.
Biraz önce, bu anlaşmaya karşı olanları rahatlatan birkaç şey var demiştim. Bunlardan bir tanesi, anlaşma metnine göre, Suudi Arabistan'a uranyum zenginleştirme teknolojisi hemen verilmeyecek. Yani 2 yıllık bir süre var. "2 yıl boyunca biz bunu çalışacağız" diyorlar, bu bir. İkincisi, Kongrenin bu anlaşmayı imzalaması gerekiyor, yani Kongre veto edebilir. Ben dün Kongreden birkaç insanla konuştum, bu uranyum zenginleştirmesinin önünün açılmasından çok rahatsızlar. Tabii İsrail yanlısı Kongre üyelerinin de burada çok önemli bir rolü var, İsrail de çok rahatsız bundan. O yüzden Kongre veto edebilir bu anlaşmayı. Kolay değil ama yine bu anlaşmayı eleştirenler için de bu bir güvenlik supabı olarak duruyor.
Üçüncüsü de, Trump anlaşmanın imzalandığı anons edildikten sonra, ‘’İsrail'le normalleşme olmak zorunda’’ diye bunu şartlardan biri olarak ekledi. Yani Suudi Arabistan, bu anlaşmanın hayata geçmesi için İsrail'le normalleşmek ve bu İbrahim Anlaşmaları’nın bir parçası olmak zorunda. Tabii Suudi Arabistan için şu bölgesel konjonktürde, İsrail'le bu tür bir normalleşme, İbrahim Anlaşmaları’nın parçası olmak çok mümkün değil. Ama Suudi yetkililer şuna güveniyor; “Trump bunu söyledi, çok da ciddiye almıyoruz çünkü anlaşma metninde böyle bir şart yoktu, ama Trump iç siyaseti ve Kongreyi rahatlatmaya yönelik böyle bir açıklama yaptı. Biz bunu idare ederiz, bekleyelim ve görelim" diyorlar. Şu anda dediğim gibi Kongre vetosunu bekleyen insanlar var.
Bunun şimdi imzalanmış olması, yani zamanlaması da önemli. Bence sebeplerden bir tanesi, biraz evvel bahsettiğim gibi büyükelçinin söylediği şey. Tabii bu bir sır değil ama direkt bunu büyükelçinin ağzından duymak önemli. İran savaşı nedeniyle bu ülkeler, özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Trump yönetimine karşı çok tepkili. Çünkü Trump ailesinin bu ülkelerle finansal bağları var. Bu ülkeleri kendi yanında tutması çok önemli. Ben en önemli sebeplerden bir tanesini bu olarak görüyorum, ki Suudiler bu anlaşmayı çok uzun zamandır istiyordu. Hatta Biden'ın son yılında bu anlaşma imzalanmak üzereydi ve Biden, İbrahim Anlaşmaları’na Suudi Arabistan'ın katılmasını bir şart olarak eklemişti. Ama anlaşma olamadı. Bu arada, Biden'ın bu uranyum zenginleştirmesi konusunda hazırladığı metin çok daha ciddi bir fren mekanizması da içeriyordu. O anlaşma olamadı.
Şimdi bugün geldiğimiz noktada, Trump muhtemelen Suudileri kendi tarafında tutabilmek için bu anlaşmayı imzalamak istiyor. Ama tek sebep bu değil. ABD'nin nükleer endüstrisini canlandırmak Trump ajandası için önemli konulardan bir tanesi ve Amerikan nükleer şirketleri bu anlaşmadan milyarlarca dolarlık para kazanacak. Bir diğer amaç olarak da belki şu söylenebilir: Çin ve Rusya, Suudi Arabistan gibi ülkelerle yakın bir nükleer işbirliği ilişkisi geliştirmek istiyordu. Bu anlaşmayla, Amerika onun önünü almış oldu.

Ruşen Çakır: Evet Gönül, çok teşekkürler, burada noktayı koyalım. Savaş sürüyor sanki ama çok da fazla bir şey olmuyor, onu artık haftaya konuşuruz. Ömer'e buradan selam yollayalım, Kerem'e de tabii. Geçen hafta Transatlantik’in akışını değiştirdi. Çok sağ ol, haftaya görüşmek üzere. İyi günler
Gönül Tol: Hoşça kalın.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
01.08.2026 Demirtaş olmadan olmaz
31.07.2026 Hoca'nın parti siyasetine vedası |
28.07.2026 Transatlantik: Çözüm süreci bölgeyi nasıl etkiler? | ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması
26.07.2026 Süreç karşıtlarına acı haber: Engeller teker teker aşılıyor
25.07.2026 YENİ Parti üzerine ilk gözlem ve düşünceler
25.07.2026 Feyza Akınerdem ile söyleşi: “YENİ Parti otoriter rejime karşı demokratik bir koalisyonu örgütleyebilir”
24.07.2026 Yeni Parti'nin "Türkiye İttifakı"nı gerçekleştirmesi mümkün mü? |
23.07.2026 Önce sürgündeki Kürt siyasetçiler dönecek
22.07.2026 Yeni ana muhalefet partisini beklerken
21.07.2026 “Çerçeve yasa”nın eli kulağında
01.08.2026 Demirtaş olmadan olmaz
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı